Hatamız Neydi?

Hatamız neydi? Gerçekten neydi hatamız, bu kadar güzel bir coğrafyada, bu kadar yüce bir tarihle ve bu kadar eşsiz bir kültürümüz varken, gerçekten neydi hatamız? Vatanı bu kadar zor duruma sokan hatamız neydi?  

Hatamız, bize demokrasi diye yutturulan şeyi demokrasi sanmamızdı. Demokrasi, gerçekten bir kağıda mühür basıp kendi kendimizi yönettiğimizi sanmak mı eğer buysa doğru yoldayız. Eğer bu değilse neydi demokrasi? Demokrasi, işçinin durumunu sağlam kazığa bağlayıp, halkı esaslı bir eğitimden geçirip, vatanın doğal güzelliklerinin kıymetini bildikten sonra önümüzdeki kağıtta bize dayatılmayan adaylardan aklımıza yatana oy vermek değil miydi? Evet, sanırım buydu. Peki biz eğer gerçekten demokrasi içinde yaşıyorsak bu saydıklarımızın kaçını yaptık? Sanırsam hiçbirini, o zaman sorumuzun cevabına yaklaştık gibi, biraz daha ilerleyelim. 

O hâlde sorun tek tek kişilerde değil; sorunu sadece “kötü yönetici” diye açıklamak da kolaycılık olur. Asıl mesele, yönetenle yönetilen arasındaki bağın kopmuş olmasıdır. Yönetici, halktan yetki aldığını unutmuş; halk ise yetki verdiğini. Biri kendini hesap sorulamaz sanıyor, diğeri hesap sormayı ayıp, tehlikeli ya da boş bir uğraş görüyor. İşte demokrasi tam da burada bir vitrine dönüşüyor: dışarıdan bakınca var, yaklaşıp dokununca içi boş.

Bugünün yöneticileri, eleştiriyi düşmanlıkla karıştırıyor. Soru soran hain, itiraz eden nankör, düşünen ise “fazla akıllı” ilan ediliyor. Oysa güçlü devlet; alkıştan değil, itirazdan beslenir. Tarih boyunca bu toprakları ayakta tutan şey biat değil, akıldır. Ama bugün akıl yerine sadakat, liyakat yerine yakınlık, emek yerine itaat ödüllendiriliyor. Sonra da neden aynı hatalar tekrar ediyor diye hayret ediyoruz.

Eğitim desen, ezberin kutsandığı; sorgulamanın törpülendiği bir hâlde. Gençliğe düşünmeyi değil, susmayı öğretiyoruz. Ülkenin geleceğini emanet ettiğimiz beyinleri sınav kağıtlarına, mülakat torbalarına sıkıştırıyoruz. Sonra da “neden üreten değil, tüketen bir toplum olduk?” diye soruyoruz. Cevap açık: Düşünmeyen insan üretmez; korkan insan ilerlemez.

Doğamız talan edilirken “kalkınma”, emeğin hakkı gasp edilirken “fedakârlık”, adaletsizlik konuşulurken “gündem değiştirme” deniyor. Yöneticiler geçici, ama verdikleri zarar kalıcı. Bir orman kesildiğinde sadece ağaçlar gitmez; yarın, nefes, umut da gider. Bir işçi susturulduğunda sadece bir kişi değil, bir toplum yoksullaşır.

Ve belki de en acısı şudur: Biz bunların çoğuna alıştık. Alışmak, yapılan en büyük hatadır. Çünkü alışan insan sorgulamaz, sorgulamayan insan değiştirmez. Vatanı bu hâle getiren tek bir karar, tek bir isim, tek bir dönem değil; suskunluğun sürekliliğidir.

Demek ki hatamız şuydu: Demokrasiye sahip çıkmak yerine onunla yetindik. Haklarımızı talep etmek yerine lütuf bekledik. Yurttaş olmayı unuttuk, sadece seçmen olmayı yeterli sandık. Eğer hâlâ bir çıkış yolu varsa — ki vardır — o da yeniden düşünmekten, sorgulamaktan ve korkmadan konuşmaktan geçer. Çünkü bu topraklar, susanların değil; düşünenlerin omuzlarında yükselmiştir.


                                                                   Yazan: G.Ö

Yorumlar

Popüler Yayınlar