Dumanların Ardındaki Sükunet

Günümüz yangınlarında kararan havalara biraz umut olması dileğiyle...

Ormanlar, uzaktan bakıp güzel manzarasını seyrettiğimiz, bazen içine girip ailemizle vakit geçirdiğimiz ya da dertlenip derdimizi paylaştığımız o güzel habitat... Hep kırılgan, hep yardıma ve dikkate muhtaç sandığımız; ama halbuki bizden, insanlığımızdan çok daha sağlam ve sevgi dolu bir yer.

Ben de onları uzun süre sadece korunmaya muhtaç, çaresiz birer yeşil alan sandım. Ta ki o yangına kadar...

Felaketin göz göre göre geldiğini hissettiğimde, bir şeyleri durdurabilmek umuduyla belediyenin kapısını çaldığım anı hiç unutmuyorum. Evimizin arkasındaki dağ eteklerine bir spor sahası yapılacaktı ve alan belediye tarafından tahsis edilmişti. İş makinelerinin ormana girdiğini görünce durumun ciddiyetini anlatmak için yetkililerin yanına gittim. “Buradaki çalışmalarda yapılacak en ufak bir ihmal, atılacak tek bir kıvılcım yangın çıkarır” diye uyardım. Fakat karşımdaki duvara çarptıkça, sesimin o koridorlarda yankılanıp kaybolduğunu gördükçe ilk büyük kırılmamı yaşadım. Ve çok geçmeden korktuğum başıma geldi; çalışma sırasında bir spiral makinesinden çıkan kıvılcım o ormanı yaktı, kül etti. Alevler o çocukluğumun geçtiği, hafızamı saklayan ormanı yuttuğunda; dumanlara bakarak döktüğüm gözyaşları sadece yanan ağaçların yası değildi. O dumanlar; çaresizliğimin, önleyemediğim bir felaketin ve sesimi duyuramamış olmamın kahredici yüküydü. Vicdanımı rahatlatmak için sosyal medyada paylaşımlar yapıyor, öfkemi oraya yazıyordum. Sanıyordum ki sadece haykırmak, o toprağa olan borcumu ödemeye yetecek...

Zaman geçti. Bugün yine ülkenin dört bir yanından gökyüzünü kaplayan duman haberleri geliyor. Ama ekranlara bakarken içimde eskisi gibi patlayan bir öfke değil, garip bir sükunet var. Önce korktum kendimden; “Yüreğim mi nasır tuttu, ben de mi duyarsızlaştım?” diye sordum.

Oysa bu bir hissizleşme değilmiş. Doğanın o zamansız gücünü ve insana düşen gerçek sorumluluğu kavrayan bir olgunlaşmaymış.

Anladım ki doğa, bizim anlık üzüntülerimize ya da bir iki dudağın arasına sıkışmış kararlara bağımlı bir çaresizlik değil. O; milyonlarca yıldır yangınlardan geçen, küllerinden sıyrılıp ilk yağmurla toprağın altından yine, yeniden doğan muazzam bir irade. İnsan ihmali ya da sorumsuzluk canımızı yakabilir; ama toprağın sakladığı o saklı yaşam gücünü asla yok edemez. O kozalaklar yine patlayacak, o küller yine yeni bir hayatın besini olacak.

İşte bu yüzden, artık hiçbirimiz vicdanımızı sadece anlık feryatlarla ya da sosyal medya paylaşımlarıyla kandırmamalıyız. Gerçek borç, yangın anında dizini dövmekle ödenmiyor. Gerçek borç; o toprağı, üzerindeki her bir canı koruyacak bilgiye, donanıma ve bilince sahip olarak yarınlara hazırlanmakla ödeniyor.

Kararan havalara rağmen korumamız gereken o sakin inanç; doğanın yok edilemez direncine ve hepimizin üzerine düşen o geleceği inşa etme sorumluluğuna dayanıyor.

Çünkü küller hafızayı silmez; sadece toprağı ve insanı daha güçlü bir başlangıç için eğitir.


Umarım yazımı beğenmişsinizdir😊


                                                                   Yazan: G.Ö

Yorumlar

Popüler Yayınlar